


19. yüzyılın ikinci yarısında, sinemanın öncüsü kabul edilen Eadweard Muybridge, “hayatın hareketini” tüm zenginliğiyle filme alma takıntısıyla büyük bir projeye girişir. Ancak bu epik yaratım yolculuğu, genç ve güzel eşi Flora’ya duyduğu derin kıskançlık tarafından gölgelenir. Muybridge, projesi ilerledikçe karısının sadakatine dair kuşkularla giderek daha fazla paranoyaya kapılır. Oğlunun gerçek babalığıyla ilgili şüphelerin ortaya çıkması ise onu geri dönülmez bir patlama noktasına sürükler. Böylece sanat tutkusuyla kıskançlık arasında sıkışan bu deha, hem kişisel hem de yaratıcı bir çöküşün eşiğine gelir.